Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA-
Bismihi Teala!
CIA'nın yaklaşık 50 yıldır uyguladığı en etkili toplumsal kontrol yöntemlerinden biri kamuoyunu değişik yapay uyarıcılarla ve şişme gündemlerle uyutulmasıdır. Bu proje için "insan hakları" ve "yardım kuruluşlarına" gizli fonlar aktarılmıştır.
CIA, kontrol etmek istediği ülkelerin yapısını inceleyip proje hazırlamak üzere Ford Vakfı'nı ve Tavistock İnsan İlişkileri Enstitüsü'nü kurmuştur.
Ford Vakfının amacı antiemperyalist ve ulusal sol hareketleri etkisiz kılmaktı. Guatemala'da Demokrat Arbenz ve İran'da Musaddık hükümetini deviren projelere Ford Vakfı imza atmıştır.
CIA, toplum mühendisliğine soyunarak dünyayı ABD istekleri doğrultusunda biçimlendirmek amacıyla Tavıstock İnsan İlişkileri Enstitüsü'nü de kurmuştur. I ve II. Dünya Savaşı yıllarında Psikolojik Savaş Örgütü olarak çalışan Tavıstock Grubu, Rockfeller Vakfı'nın yaptığı büyük bağışlarla 1946 yılında görev alanını genişleterek yeniden yapılandırılmıştır. Rocefeller, Tavistock'a daha geniş çaplı psikolojik savaş araştırmaları yapma ve uygulama görevleri vermiştir.
Tavistock Enstitüsü'nün ilham kaynağı ünlü psikanalist Sigmond Freud'un "insan davranışlarının kontrolü" konusundaki psikanaliz araştırmaları olmuştur.
Tavistock'un önecelikli hedefi halkın psikolojik direncini kırmaktır." Bu amaçla aile bağını zayıflatmak, din, onur, milliyetçilik ve seksüel davranışları çökertmek için teknikler geliştirmiştir.Tavistockun geliştirdiği yöntemlerden biri de "uyuştucu haplar" kullanılması ve "sesksüel davranışların çarpıtılmasıdır". Bugün Tavistock, ABD'de 6 milyar dolarlık bir bütçe ile faaliyetlerini devam ettirmektedir.
Tavistock'un en önemli programlarından biri “beyin yıkama teknikleri”dir.
Özetle, CIA; Tavistock Enstitüsü, Ford Vakfı, Rockefeller Vakfı gibi kuruluşlarla sömürmek istediği toplumları şekillendirmektedir.
Hedef toplum CIA uzmanlarınca siyasi, sosyal, kültürel ve psikolojik incelemelere tabi tutulur. Elde edilen bulgular kullanılarak uygun bir "istihmar-eşekleştirme” paketi hazırlanır ve paket hayata geçirilir. Paket hazırlanırken en güzide kişiler ve kurumlar kullanılır. Çoğu zaman, seçilen kişi ve kurumlar dahi kullanıldıklarının ayrımında değildir. Paketin hayata geçirilmesinde medya ön plandadır.
Dr. Emery, Tavistock Enstitüsü'nün projeleri doğrultusunda toplumsal uyutmanın üç sahfada gereçekleştiğini belirtmiştir:
1. Sahfa: Moral değerlerini yitirme (Demoralisation)
2. Safha: Zihni Bölünme (Segmentation) Bu sahfada birey, zihninde yerleşik olan ulus devlet görüşünden kopar ve cemaat görüşüne geçer.
3. Sahfa: Zihni Ayrışma (Disassocation) Bu safhada birey, fantezilerle, gerçekleri birbirine karıştırıp bir anlamda "robatlaşmış bir birey" haline gelir.
Yeşilçam filmlerinin zirve yaptığı yetmişli yıllarda vizyona sürülen “100 Numaralı Adam” filmini izlemişsinizdir. O filmin bir karesinde kartel, tröst ve holding yöneticileri toplanmış, her tür kolaylığı sağlamalarına ve de muslukları açmalarına rağmen ürünlerinin reklamını yapmakta aciz kaldığını ileri sürerek reklam firması yöneticisinden hesap sormaktadırlar. Reklam firması müdürü de şirket elemanı reklamda kullanabilecekleri bir halk kahramanına gereksinimleri olduğunu ifade eder ve bu iş için Oya'yı görevlendirir.
Şaban kendi halinde, hiçbir işte dikiş tutturamayan bir gençtir. Sigarasını bile kardeşlerinden zorbalıkla almaktadır. Bu nedenle babası, en büyük oğlu Şabanı hiç sevmez ve aşağılar. Şaban bir gün trenle seyahat etmektedir. Bu esnada oturacak yer bulamadığından ayakta kalan ve fortçuların tacizine maruz kalan bir reklam şirketinin temsilcisine yer verir. Reklam şirketi firmaların ürünlerini tanıtacak halk içinden birilerini aramaktadır. Şaban bu iş için biçilmiş kaftandır. Şabanla fortçu arasında geçen diyaloglar sonunda reklam firması aradığı halk kahramanını bulmuştur. Şabanın şansı açılmıştır. O, artık halk tarafından sevilen büyük bir reklam yıldızıdır ve ''öig'' buzdolapları, ''üfler bisküvileri", ''millet'' konserveleri, ''altınmehtap'' kumaşları ve "kalekodur" borularının reklamlarında boy göstermektedir. Halk da kendi içinden çıkmış bu halk kahramanına güvenerek tüm ürünleri gözü kapalı alıp tüketmektedir.
Sayın başbakana bu filmdeki “halk kahramanı Şaban” ın abdestlisi dersek sanırım yanılgıya düşmüş olmayız. Niye mi? İşte cevabı.
Ortadoğuda işler iyi yürümemektedir. İslam dünyasında bir homurdanma başlamıştır. İsrail kendisine verilmiş misyonun gereğini yeterince ifa edememektedir. Cebri yöntemlerle Ortadoğu'yu şekillendirmek artık mümkün olmamaktadır. Arap sokağı her geçen gün uyanmaktadır. İşlerin rayına sokulması için İslam dünyasında yeni bir yapılanmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Küresel şer aktörleri, kapitalistler, silah tüccarları, çok uluslu şirket temsilcileri reklam müdürü (Siyonist localar) nden hesap sormaktadır. İşte böylesi olumsuz bir ortamda reklam müdürü (Siyonist localar), reklam temsilcisi (Abdullah Gül) ni çağırırlar. Böyle giderse kepengi kapatmak zorunda kalacaklarını ifade ederek, bir halk kahramanına ihtiyaç duyulduğunu bu kahramanı bulma görevini kendisine tevdi ettiklerini vurgularlar.
Abdullah Bey, bu halk kahramanını İstanbulun en geri kalmış gettolarında bulur. Bu kahraman, “Kasımpaşalı Tayyip”tir. Ötekileştirilmiş ve dışlanmış bir çevreden gelmektedir. Reklam müdürü, aradığı kahramanı bulmanın verdiği heyacanla reklam şirketinin kapısını aşındırır ve yeni kahramanı onlarla tanıştırır.
Şimdi çözülmesi gereken bir sorun daha vardır. Şabanın halk nezdinde itibar görmesinin nedeni, “halktan gelen biri olması”, “hulüs” ve “saffet”idir. Tayyibin, Müslüman halk yığınlarını kolayca avlayabilmesi için de bazı olumlu özelliklerinin ön plana çıkarılması gerekmektedir.
Batılılar Amerika’yı işgal ettiklerinde (keşif değil, işgal!) onlar gibi silahlanmamış ve daha da önemlisi açgözlü, barbar davranışlara sahip olmayan yerli halkı sistemli biçimde katletmişlerdi. Kimini kılıçtan geçirerek, kimini yerlilerin bağışıklığı bulunmayan hastalık mikropları bulaştırarak, kimini de barınma ve beslenme ortamlarını ortadan kaldırarak yok etmişlerdi. Kızılderililerin temel besin ve geçim kaynağı olan buffaloları yok ederek onları aç bıraktılar. Kısırlaştırdılar. Amerika’da sadece katliamlarda doksan milyon insan soykırıma uğramış ve katledilmiştir.
Batılılar tüm yöntemlere rağmen yok edemediği Kızılderilileri ise “ateş suyu” ile uyuşturmuşlardır. “Ateş suyu” Kızılderililerin viskiye verdikleri addır. Ateş suyu (alkol) bugün yaşamaya çalışan Kızılderilileri sindirmiştir. Alkole alıştırılan, uyuşturulan Kızılderili, Kızılderili olmaktan çıkmıştır. Kızılderili, kendisi olmak için savaşını bir tarafa bırakıp “ateş suyu” elde etmek için beyaz adamın kölesi olmuştur. Kızılderililer şimdilerde Amerikan toplumunda müzelik bir eşya muamelesi görmektedir. Unutulmuş geçmiş, unutturulmuş katliamlar, unutturulduğu için az bir kısmı kalmış kültürle turistlere Kızılderili dansları sergileyerek bahşiş toplayan, onu da ateş suyuna harcayan bir kitle yaratılmıştır.
İşte Müslüman halk yığınlarının gazını alması, sorunsuz, tedip edilmiş, teslimiyetçi bir toplum yaratmak üzere, onun eline de bir ateş suyu verdiler. Bu ateş suyunun adı “ılımlı İslam”dı. “One-minute”çıkışı ikinci bir ateş suyudur. “Ergenekonun tasfiyesi” üçüncü ateş suyudur. “4+4+4” dördüncü ateş suyudur. “İmam Hatiplilerin önündeki katsayı engelinin kaldırılması” beşinci ateş suyudur. Yargıda, emniyette, ordudaki dindar aslında din(i)dar yapılanma altıncı ateş suyudur. “Başörtülülere filli rahatlık” yedinci ateş suyudur. Sağlıkta, ulaştırmada ve eğitimde atılan adımlar sekizinci ateş suyudur. Sayın Başbakanın halka sunduğu ateş suyu Türk halkının yüzde ellisini esik hale getirmiştir.
Üsteliki Sayın Başbakan bu hakikatleri gizleme gereği de duymuyor artık. “Müslümanların masumiyeti” filmine karşı dünyanın her yerindeki infiale karşın Türkiyede ciddi bir tepkinin oluşmadığını gören Sayın Başbakan; “Arap sokağı ayaklandı ama Türkiye sakin. Bizi, diğerlerinden ayıran ne? Bizim verdiğimiz mesajlar var. Toplum bu mesajlara bakıyor. Sizin mesajınız yoksa ne oluyor? O zaman halk sokağa dökülüyor. Son 10 senede aşırılıklar törpülendi. Bir anlamda paratoner gibi olduk, gaz aldık.” yönünde beyanda bulunuyor.
Evet batılıların “ılımlı İslam” projesi başarılı olmuştur. Türk ve İslam toplumunun büyük çoğunluğunun gazı alınmıştır. Üretilen değerler, sayın Başbakan üzerinden pazarlanmış; İslam toplumlarında rahatlıkla kabul görmüştür. İslami kavramların içi boşaltılmış, muharref bir din algısı oluşturulmuştur. Cihadın yerini terör; imametin yerini saltanat; tebliğin yerini tehdit; gazanın yerini işgal; vahdetin yerini tefrika; ganimetin yerini talan; İslam kardeşliğinin yerini husumet almıştır. Üstelik dün Irak'ta, Libya'da, Afganistan'da; bugünse Suriye'de Müslümanların kanı üzerinden pazarlık yapılmıştır. Peki Sayın Başbakan bu işleri tek başına mı becermiştir? Hayır. Bu karenin oluşmasında mankurt İslamcı(!) ların da büyük bir payı olmuştur.
Aytmatov’un “Gün Olur Asra Bedel” adlı yapıtında anlattığı bir efsane vardır: Mankurt Efsanesi. Barbar bir toplum, tutsak ettiği kişileri nitelikli (!) köleler haline getirmek için onların belleklerini silermiş. Bunu şöyle yaparlarmış: Önce tutsağın başını kazır, saçlarını tek tek kökünden çıkarırlarmış. Bu arada bir deveyi keser, derisinin en kalın yeri olan boyun derisini tutsağın kanlar içindeki kazınmış başına sımsıkı sararlarmış. Kuruyup büzülen deri kafayı mengene gibi sıkıp, dayanılmaz acılar verirmiş. Bir yandan da kazınan saçlar büyüyüp dışarı çıkamayınca başına batarmış. Tutsak başını yerlere vurmasın diye bir kütüğe bağlanır, yürek parçalayan çığlıkları duyulmasın diye elleri ayakları bağlı olarak ıssız bir yerde dört beş gün aç susuz bırakılırmış. Beşinci günün sonunda tutsakların çoğu ölürmüş. Kalanlar ise belleklerini yitirirmiş. Tam da bu esnada birileri gelip ona su ve yiyecek vererek, kafasındaki gönü (kurumuş deriyi) çıkarırmış. Kurban ona minnet duyar ve efendi olarak kabul edermiş. Tutsak zamanla kendine gelir yiyip içerek gücünü toparlarmış. Ama o artık bir insan değil, ölünceye kadar geçmişini hatırlamayan “mankurt” olurmuş. Bir mankurt kim olduğunu, hangi soydan geldiğini, anasını, babasını ve çocukluğunu bilmezmiş. İnsan olduğunun bile farkında değilmiş. Bilinci ve benliği olmadığı için, efendisine büyük avantaj sağlarmış. Ağzı var, dili yok, itaatli bir hayvandan farksız, kaçmayı dahi düşünmeyen, efendisi için hiçbir tehlike arz etmeyen bir köle! Onun için önemli olan tek şey efendisinin emirlerini yerine getirmekmiş.
Günümüzde toplumlar bu şekilde mankurtlaştırılmıyor artık. Beyin yıkama yöntemleri kullanılıyor bu amaç için. Evet! Müslüman aydınların birçoğu farklı yöntemler kullanılmak suretiyle mankurtlaştırılmıştır. Bu yazarların ulusalcı kaygıları, meşrebi ve mezhebi farklılıklardan kaynaklanan hassasiyetleri uyarılarak Başbakanın Sünni ve milli argümanlar üzerine bina ettiği projelerin yılmaz savunucuları haline getirilmesi sağlanmıştır. Türkiyenin iç ve dış politikası “Sünni” ve de “ulusalcı” argümanlar üzerine dizayn edilmiştir. Komşu ülkelerle ilişkiler yara almıştır. Kimi İslamcı (!) yazar vehhabi körfez blokunun petro-dolarlarına tamahen, AKP nin kapalı muhafazakar rejiminin neferi haline gelmiştir. Diyalog cenahı ise dershanelerinin ve de özel okullarının geleceğini garanti altına almak için Abd nin ve de AKP nin husumet politikalarına hizmet eder hale getirilmiştir. İslami medya, özgün yapısını kaybetmiş bir anlamda iktidarın yayın organları haline getirilmiştir. İktidar politikalarını eleştiren yazarların yazılarına izin verilmemiştir. Yeni Şafak, Akit ve de Zaman gazetesi adeta “pravda” ya dönmüştür.
100 numaralı adam filminin kahramanı Şaban, halkın kendisini uyarması üzerine yaptığı yanlışlığı fark edip reklam şirketi ile çalışmasına nokta koyuyor. Kendisinden hile yoluyla alınan sahte senetle tahliye edilmek istenen evini kurtarmak için direnişe geçiyor. Peki Sayın Başbakandan, kendisini kullanan güçlere karşı pişmanlık duyup direniş sergilemesini bekleyebilir miyiz? Bu soruya müsbet cevap vermek imkansız gibi görünüyor. Niye mi? Zira o güçler bu ihtimali önceden öngörüp tedbirini almışa benziyor. Başbakanın dış bankalardaki hesap hareketlerine ilişkin kayıtları, gizli kasetleri, edindiği haksız servetin belgelerini demoklesin kılıcı gibi sallayıp duruyorlar. Başbakanın bu kuşatılmışlık altında birlikte hareket ettiği güçlere karşı direnişe geçmesi intihar gibi görünüyor.
Tayyip Bey, en azından bir süre daha toplumun gazını almağa devam edeceğe benziyor. Selam ve dua ile!
Talip PALEVİ